‘Sevmek yaşamakla eşdeğer oluyor gitgide’

sevgi-soysal

Türk edebiyatından naif cümleleri, kadınsı duyarlılığı ve keskin dili ile bir Sevgi Soysal geçti. Tutkulu Perçem, Tante Rosa, Yürümek, Yenişehir’de Bir Öğle Vakti gibi eserlerin sahibi Soysal, bundan tam 40 yıl önce 40 yaşında kanserden ölmüştü. 12 Mart döneminde kitapları toplatılan ve hapse atılan Soysal’ın, hapishanede evlendiği eşi Mümtaz Soysal’a yazdığı mektuplarsa kardeşi Funda Soysal’ın izniyle ilk kez K24’te  yayımlandı.

İşte edebiyatın güçlü kalemi Sevgi Soysal’ın eşine yazdığı mektuplardan bazıları…

***

7.12.72 Adana

Canım Mümtaz;

Sonbaharı sürdüren ve hiç tüketmeyeceğe benzeyen Adana’da bir anlamda dostumuz olan zaman, çok yavaş geçiyor. Düşman bellediğim günleri saymaktan yoruluyorum, bir türlü tükenmeyen düşmanlar saymaktan—Bazı günler, “Anahtarı verir misiniz?” ya da “İmza defterini çıkarır mısınız?” cümlelerinden başka hiçbir cümle çıkmıyor ağzımdan. Kendime koyduğum günlük çalışma kurallarına uymaya çalışıyorum. Birlikte getirdiğim kitaplar bitti. Burada aldığım iki kitap da. Günlük gazete ve dergileri son satırına kadar okuyor, haberleri kaçırmıyorum. Ama şu yalnız yaşama sanatının üstesinden geldiğim söylenemez. Hayat öylesine paylaşmak ki benim için, bu tür yalnızlıklar ölü bir noktayı uzatmaktan başka bir şey olamıyor. Hayatı erken ve insanca bulaşmalarla yüklü, üretici, yaratıcı bir güzel kavga olarak düşünüyorum. Bunun dışındaki kuru seyircilik dayanılmaz bir hüzün veriyor bana. Ama bu durum bir seçim sonucu olmadığına göre, sevmediğim, “sürdürme” kavramına sığınıyorum. Hayat, bu çok sevgili ve güzel olan şeye hak ettiği değeri vermek elimizde değilse, sürdürmek de bir şeydir, diyorum. “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile, mesela zeytin dikeceksin, hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, yaşamak, yani ağır bastığından—“

Sevmek yaşamakla eşdeğer oluyor gitgide. Yalnızlığa inanmıyorum; sevmek, yani ağır bastığından—

Sevgi

**

. . . .

Seni görmemle, bir haftalık özlemin yüküyle yanına oturmamla “görüş”ün bitimi bir oluyor. Oysa nice şeyler söylemek istiyorum sana; anlatmak, anlatmak; sormak ve sormak istiyorum. Cümlelerini dinlerken bakışlarındaki bütün değişmeleri, yüzünün inceldikçe çoğalabilen ayrıntılarını izlemek istiyorum. Ama, karşı karşıya gelip nasıl anlamsız bir ayrılığa katlandığımızın şaşkınlığını bile geçiştiremeden ayrılmamız bir oluyor. Ağır, çok ağır bir yük bu. Haksızlık halkaları birbirlerine eklenmeğe başlamaya görsün, bu hain, bu zalim, bu çılgın oyuna o kadar çok insan katılır ki. Nedense seyircisi en az olan oyun, zulümdür. Bu oyuna kolaylıkla, nedenini, niçinini düşünmeden; ince eleyip sık dokumadan katılı-katılınıverilir. Ve bütün bunları düşününce acı çekmenin rasgele acı çektirenlerden olmaktan yeğ olduğunu anlıyorum bir kez daha.

. . . .

Yarın Noel. Dünyanın bir kısmı insanları “sevgi” ve “kardeş”lik üstüne şarkılar söyleyecekler. Ve benim, sevgi, kardeşlik gibi sözcüklerin anlamını aptal yığınlardan çok daha iyi bilen Mümtaz’ım dikenli tellerle çevrili bir toprak parçasından kent ruhlarına bakıp susacak. Ama öyle sessizlikler vardır ki; gırtlakları patlatırcasına söylenin şarkılardan, boyun damarlarını şişiren nutuklardan sıyrılmış, yalnız susmalar; onların alçakgönüllü, acılı sessizliği yavaş ama emin bir hızla öyle derinleşir, öyle derinleşir bütün bir evreni, evrende insanca denebilecek her şeyi kapsayıverir.

**

Canım,

Herkeslerin kocaları Müsteşar, genel müdür falan olurken sen tutuklu kalmakta devam et! Komşuların yüzüne bakamıyorum! Biz ne zaman “birlik ve beraberlik içinde” balayımızı yaşayacağız?

Böyle giderse ben de greve gideceğim ve “Sıkıyönetim dışında seni boykot” edeceğim.

Sevgili,

Şimdi romana devam edeceğim. Üç sayfa yazabilirsem ne mutlu bana! Çok sevgi sana, benim değerli yakınlığım, koparılamazlığım.

Sevgi

(Mektupların devamı ve daha fazlası için tıklayın)

RelatedPost

Facebook yorumları

yorum