Hasretinden kartpostallar eskittim

Özlem: ‘Bir kimseyi veya bir şeyi görme, kavuşma isteği, hasret, tahassür.’ Vuslat: ‘Sevgiliye kavuşma.’

Yok, bugün doğan kız çocukları için isim önerileri değil bunlar. Sadece itibarını yitirmiş duygular. Artık pek esamisi okunmayan ruh halleri. Nedeni muhtelif. Başsorumlusu elbette ‘uzakları yakın eden’ teknoloji. İmkân varken kullanılsın ama iletişim bazı değerleri ‘taca çıkarıyor’. Akla gelen örneklerden birisi mektup. Bir diğeri kartpostal. Hâlâ kırtasiyelerde, hediyelik eşya dükkânlarında yenilerini bulmak mümkün ama göndermediğiniz için almayın. Sahaf dükkânlarında gördüklerimizle ‘nostalji ülkesi’ne yolculuk yapıp, büyülenelim şimdi.

Sahaflarda keşfedilmeyi bekleyen kullanılmış kartpostallar size tarifsiz hisler yaşatsa da değerlerinin bilinmemesi biraz üzüntüye mahal veriyor. O kartlar ‘Nasıl oldu da elden çıkarıldı?’ diye düşünüyorsunuz. Hiç mi kıymeti yoktu onların? Hayır, maddi olarak fazla bir ederi de yok.

Dükkânlar en pahalısını 1 liradan satıyorlar. Çok alırsanız indirim var. Yine de minnettar olmalıyız ailesinin özelini paylaşma pahasına bu kartları sonraki nesillere aktaran kişilere.

Neden saklamadınız? 

Tek kişinin dükkâna verdiği ‘yüklü’ kartpostal nedeniyle bir ailenin hafızasını okuyabiliyorsunuz. Eski aşkların, hasretlerin, hitap şekillerinin büyüsüne kapılmanız muhtemel.

70’li yıllarda Maliye Bakanlığı’nda görevli bürokrat olan ismini bulamadığımız beyefendinin ailesine gönderdiği kartlar hem özlem hem de dünyaya dair gözlemlerini yansıtıyor.

ABD ve Avrupa’da görev icabı çalışmış olan bu bey, ‘Canım hayatım…’ şeklinde başladığı yazışmalarında ‘az cümlede çok şey’ anlatıyor. Sabırsızlıkla örnek bekleyen vardır. Alıntılarla ilerleyelim.

Hayatım, gece gündüz karıştı gitti, yorgunluk her şeyin yerini aldı. Kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Saat şu anda sabahın 09.30’u, sizde gecenin 02.30’u. Sizin saatten 7 saat daha geç güneş batıyor. Tabii dünyanın yuvarlaklığından… Burası 7 sene evvel geldiğimden yüzde 60 pahalı, hem de her taraf zenci dolmuş…” (4.6.1971/ Washington)

Günlerin bir an evvel geçip, sizlere kavuşmak arzusuyla yanıyorum. Ben iyi sayılırım. Rejim yapmaya çalışıyorum. ”(8.6.1971 / Washington)

Günler süren bekleyişin ardından 20.6.1971’de ailesinden gelen kart ne kadar sevindiriyor beyefendiyi: “Canım hayatım, günlerdir beklediğim kartınızı dün akşam aldım. Nasıl sevindiğimi, göklere uçtuğumu tahmin edemezsiniz. İyi ve sağlıklı olmanız beni mutlu kıldı…” Burada bir parantez açılmalı, ‘hal-hatır’ sorusunun cevabı için 12 gün beklemenin ne demek olduğunu asla anlayamayacak bir nesiliz. İyi mi kötü mü?

Devam edelim… “İşte nihayet Amerika’daki son şehirdeyiz. Bir aksilik olmazsa 18.7.1971 Pazar günü Avrupa’ya geçiyorum. Halen içinde bulunduğum dev şehir korkunç derecede hareketli… İnsanlar telaş içinde gelip gidiyorlar. Bir nevi insan seli…” (16.7.1971/New York)

Bu noktada ‘Sayın Bürokrat’ın özlemi o kadar artıyor ki kartları peşi sıra karıştırırken ‘vuslat’ beklentisi sizi de sarıyor. Nâzım Hikmet’in Türk Dil Kurumu sözlüğünde ‘Hasret’ maddesine konu olmuş tümcesi “Hasretimden deli olacak hale geldim” ruh hali 16.7.1971 tarihli New York’tan atılmış kartta var: “Memlekete döneceğim günler yaklaştıkça hasretim de artıyor. Dönünceye kadar da sizlerden hiç haber alamayacağım. Adeta sağırlaşacağım, hayırlısı… Uğrayacağım her yerden kart göndereceğim tabii… Sık sık bekleyin.

Ve Avrupa günleriyle dönüş yolu. Ama biraz ‘şifayı kapma’ durumu var: “Ben Avrupa’ya geçmeden iki gün evvel buzlu portakal ve kokakoladan olacak boğazlarımdan rahatsız oldum. Halen kendi kendime tedavi uyguluyorum. Herhalde geçecek…” (21.7.1971 / Lizbon)

Hastalık sürerken baldızına gönderdiği mektupta eşine takılıyor: “Ablanın ahı mı tuttu nedir, boğaz ağrısından öksürüğe arkasından da üstünüze afiyet nezleye yakalanmayayım mı? Ablana takıldım. O ve sen haklı olarak biran evvel beni aranızda görmek istersiniz. Bu sizlerin en tabii hakkı olduğu gibi benim de tek düşüncem.” (24.7.1971 / Madrid)

İşte Almanya’ya geldim. Burası sanki benim ikinci vatanım. Kendimi burada Türkiye ’de hisseder gibiyim.” (30.7.1971 / Frankfurt)

Ve sonunda! “Viyana’ya gelmiş bulunuyorum. Burada kalmayacağım. Hava meydanında Türkiye için uçak bekliyorum. Kısacası bugün Ankara ’da olmayı kuvvetle tahmin etmekteyim.” (31.7.1971 / Viyana)

Hasret eşler arasında değil sadece. ‘Acı vatan’ Almanya’ya giden Türklerin de ailelerine yolladıkları kartlar var. ‘Canım ablacım’ ile başlayan ve ‘Seni unutmayan kardeşin’ şeklinde nihayete eren yazışmalar ‘gurbet’in bu topraklar için ne ifade ettiğini çok güzel anlatıyor.

Örnek mi: “Canım ablacım. Sağ salim geldim. İki gündür çalışmaya başladım. Sana mektubu yazamadım sakın darılma. Bana uzun uzun mektup yaz. Adresim aşağıda. Sonsuz selamlar, iyi günler dilerim. Kardeşin.” (1964 / Münih)

Samimi ve gerçek…

Sınırsız hikâye var. Aileler arasında mektuplaşmalar da mevcut. Kendisini ‘Güngörmüşler’ olarak niteleyen bir aile, komşularına gönderdikleri kartta bakın neler demişler: “Güngörmüşler 5 gün Londra’da dinlendikten sonra dün gece Paris’e geldi. Her yeri pahalılaşmış bulduk. Türkiye’deki devalüasyonu Londra’da işitince çok üzüldük. Bu kadarı da olmamalıydı. Londra ve Paris’e adeta kış gelmiş. Dönüş yolumuz başladı. Kucak dolusu selamlar, sevgiler…” (20.8.1970 / Paris)

Kartlarda dikkat çekenlerden birisi de el yazısı. Hepsi mükemmel değil ama çaba var. Kimi aceleyle yazılmış, kimi özene bezene. Ama hepsinde samimiyeti hissediyorsunuz. Mesela şimdilerde ‘halkla ilişkiler’ şirketlerinin isme özel yolladığı ama teknolojinin nimetlerinden faydalanılarak sanki el yazısıyla yazılmış ve ıslak imza atılmış izlenimi uyandırarak hazırladığı kartlar gibi değil!

En çarpıcı kartı sona sakladım ki günümüzdeki ‘iletişim oburluğu’nun geçmişle nasıl bir tezat oluşturduğunu belki düşünmemize vesile olur. Bir hanımefendi gurbet ellerdeki eşine 19 Şubat 1971’de bir kart gönderiyor ve endişesini aktarıyor: “Hayatım, sizden haber alamıyorum. Çok meraktayım. Lütfen sıhhat haberinizi bildirin.” Merak etmeyin ‘sıhhat haberinin yollandığı’ kart da var.

Görünüşe göre hayat bizim için artık daha kolay. Ama hâlâ eksik bir şeyler var. Ne dersiniz?

Bu yazı ilk olarak Radikal‘de yayınlanmıştır.

RelatedPost

Facebook yorumları

yorum

Burak Kuru

Gazeteci. İstanbul'u en az İstanbul'un kedilerini sevdiği kadar seviyor.